CN_xzL3W8AAq-up

CHRISTOPHER FURLONG

Kitlesel göçle güreşen kıta kendi inanç ve geleneklerini yitiriyor ve medeniyeti çöküşle karşı karşıya…
Göçmenler Sırbistan’dan Batı Avrupa’ya doğru yöneliyor: milyonlarca insanın yorgun ve ölen bir kültürün içine hareketi sonuç vermez.

Avrupa intihar ediyor. Ya da en azından liderleri intihar etmeye karar verdiler. Avrupa halkının da bu yönde devam etmeyi seçip seçmediği doğal olarak başka bir konudur. Avrupa’nın kendisini imha etme sürecinde olduğunu söylüyor olmam, Avrupa Komisyonu’nun iş yükünün ağırlaşması ya da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin belirli bir topluluğun taleplerini karşılamaya yetmediği anlamında değildir.

Yani “Avrupa” olarak bildiğimiz medeniyetin intihar sürecinde olduğu ve ne İngiltere’nin ne de başka hiçbir batı Avrupa ülkesinin bu kaderden kaçamayacağı anlamına geliyor, çünkü hepimiz aynı belirtiler ve sorunlardan muzdarip görünüyoruz.

Sonuç olarak, şu anda hayattaki insanların ömrü nihayet bulduğunda, Avrupa Avrupa olmayacak ve Avrupa toplumları dünya üzerinde evimiz dedikleri tek yeri kaybedecekler.

Avrupa bugün kendisini yenilemek, kendi için mücadele etmek ya da bir müzakerede kendi safını belirlemek konusunda bile kararlı davranmıyor. İktidarda olanlar, Avrupa toplumunun ve kültürünün dünyayı kaybetmesinin bir önemi olmayacağına inanıyormuş gibi görünüyor.

Mevcut hastalığın tek bir müsebbibi yoktur. Yahudi-Hıristiyan gelenek, antik Yunan-Roma bakiyesinin ve Aydınlanma Dönemi keşiflerinin yeşerttiği kültür hiçbir şeyle kıyaslanmamıştır. Fakat nihai eylem, şimdi geri döndürmenin imkânsız olduğu iki eşzamanlı eş zamanlı olaylar dizisiyle gelişti.

Birincisi, Avrupa’ya kitlesel bir insan yönelişidir. Bu süreç, iş gücü sıkıntısı nedeniyle tüm Batı Avrupa ülkelerinde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başladı. Bir süre sonra Avrupa göç konusunda oltaya takıldı ve artık istese bile bu akışı durduramazdı.

Sonuçta, -Avrupa halkının evi olan- Avrupa, kademeli olarak tüm dünyanın evi oldu. Avrupa olarak bildiğimiz yerlerde yavaş yavaş başka bir yere dönüştü.

Avrupalılar, bu akının işleyebileceğine dair kandırmacanın yollarını bulmuşlardır. Örnegin, bu tür bir göç normaldir. Veya bütünleşme ilk nesille gerçekleşmezse, çocukları, torunları veya henüz ortaya çıkmayan başka bir nesilde gerçekleşebilirdi. Yahut insanların entegre olup olmadığı önemli değildi.

Teorinin her zaman işe yaramayacağı ihtimalini göz ardı ettik. Bu, açık biçimde geçmiş yılların göç krizinin önümüze koyduğu bir sonuçtur.

Bu da beni ikinci bağlantı noktasına getiriyor. Milyonlarca insanın Avrupa’ya kitlesel hareketi bile, (tesadüfen veya başka türlü) aynı zaman diliminde gerçekleşen Avrupa’nın din, gelenek ve meşruiyet inancını kaybetmesi kadar kıta için böylesine nihai belirti sayılamayacaktır.

Bugün dünyadaki diğer herhangi bir kıta veya kültüre oranla, Avrupa, geçmişiyle ilgili olarak daha fazla suçluluk duyuyor. Kendine güvensizliğin dışadönük tarafının yanında aynı suçun daha içe dönük bir veçhesi de var. Çünkü Avrupa’da varoluşsal bir yorgunluk ve belki de Avrupa için hikâyenin sona erdiğine ve yeni bir hikâyenin başlaması gerektiğine dair bir hissiyatta var.

Kitlesel göç – Avrupa nüfusunun büyük bir kısmının başka toplumlarla değiştirilmesi – hayal edilen bu yeni hikâye için bir yoldur: bizim düşünmek istediğimiz gibi bir değişim, geri kalan kısmı kadar iyiydi.

Bu tür varoluşsal uygarlık yorgunluğu, yalnız bir modern Avrupa fenomeni değildir, aslında bir toplum tam gücünün tükendiği anda yeni bir toplumun kendi içine taşınmasının kendisine yardımı olmayacağını hatta geniş kapsamlı ve çığır açan değişimlere yol açacağını hissetmelidir.

Bu konularda tartışmak mümkün olsaydı, bazı çözümler de mümkün olabilirdi. Geriye dönüp baktığımızda, evimizi dünyaya açarken bile, tartışmamızı ne kadar da sınırlandırdığımız dikkat çekicidir.

Cenevre ve Floransa halkları bin yıl önce, şu an olduğu kadar birbirine karışmamıştı, ancak bugün hepsi İtalyan olarak biliniyor ve kabile farklılıkları zamanla büyümekten ziyade azalma eğiliminde.

Şu anki düşünce, Cenevreli ve Floransalıların İtalyan potasında erimesi kadar önümüzdeki yıllarda belli oranda Eritre ve Afganistan halklarının da Avrupa’da karışması bekleniyor. Eritre ve Afganistanlı fertlerin ten rengi farklı olabilir, etnik kökenleri daha uzakta olabilir, ancak Avrupa hala Avrupa’dır ve halkı Voltaire, St Paul, Dante, Goethe ve Bach’ın ruhuyla yoğrulmaya devam edecektir.

Pek çok popüler tahayyül gibi bunda da bir şey var. Avrupa’nın doğası her zaman değişmektedir ve – Venedik gibi ticaret şehirleri – harici fikir ve nüfuzu alçakgönüllü ve nadir bir kabulle karşıladı. . Antik Yunan ve Roma’dan itibaren Avrupalılar, dünyayı köşe bucak dolaşmak ve bulduklarını hakkında rapor vermek için gemiler gönderdi. Nadiren belki de hiçbir zaman dünyanın geri kalanı bu meraka nezaketle karşılık vermese de gemiler denize açıldı ve Avrupa havası sinmiş masallar, keşiflerle döndüler. Duyarlılık şaşırtıcıydı: Ancak sınırsız değildi.

Kültürün sınırlarının nereye kadar uzandığına dair soru antropologlarca bitmek tükenmek bilmez bir biçimce tartışıldı ve çözülemedi. Ancak sınırlar vardı. Örneğin Avrupa hiçbir zaman İslam’a ait bir kıta olmadı. Yine de, sürekli ve ustaca değişen kültür bilinci derin Avrupalı köklerine sahiptir. Bugün Yunanlıların antik Greklerle aynı kişiler olmadığını biliyoruz. İngilizlerin binin yıl önce olduğu gibi olmadığını, Fransız Fransızları da olmadığını biliyoruz. Ve yine de ayırt edilebilir bir şekilde onlar Yunan, İngiliz ve Fransız’dırlar ve hepsi Avrupalıdır.

Bu ve diğer üst kimliklerde kültürel mirasın bir derece farkındayız: hususi özellikleri (olumlu ve olumsuz), gelenek görenekleriyle var olan bir gelenek. Normanlar, Frenkler ve Galyalıların geniş çaplı akımının ciddi değişimleri beraberinde getirdiğini fark ediyoruz. Ve bazı hareketlerin uzun vadede bir kültürü nispeten daha az etkilemesine karşın, bazılarının geri döndürülemez biçimde değiştirebildiğini tarihten biliyoruz.

Avrupa’da din geri çekildi, yerini “insan hakları” aldı.

Sorun, bir değişimin kabulüyle değil, bu değişim çok hızlı geliştiğinde ya da çok farklı olduğunda, asla olmak istemediğimiz bir şey de dahil başka bir şeye dönüşme bilgisiyle zuhur eder. Aynı zamanda, bunun işe yarayacağı konusunda kafamız karışıktır.

Genel olarak, bir kişinin ten rengi ne olursa olsun belirli bir kültürü (bireyden ve kültüre göre doğru derecede bir heyecan verildiğinde) özümsemesinin mümkün olduğunda mutabık olsak ta biz Avrupalılar, istediğimiz her şey olamayacağımızı biliyoruz. Mesela, örneğin Hintli veya Çinli olamayız. Ama yine de, dünyanın herhangi bir yerinden birisinin Avrupa’ya taşınıp Avrupalı olabileceğine inanmamız bekleniyor.

Eğer “Avrupalı” olmak ırk ile ilgili değilse, “değerler” ile ilgili olması daha da zorunludur. Bu durum da “Avrupalı ​​değerler nedir?” sorusunu önemli kılmaktadır. Ancak bu tamamen kafamızın karışık olduğu ayrı bir tartışmadır.

Örneğin, Hıristiyan mıyız? 2000’li yıllarda yeni AB anayasasının kaleme alındığı sırada ve de kıtanın Hıristiyan mirasından söz edilmemesine rağmen bu soru tartışmaların odak noktasındaydı. Tartışma yalnızca Avrupa’yı coğrafi ve siyasi olarak bölmekle kalmadı, aynı zamanda göz kamaştıran bir tutuma işaret ediyordu. Çünkü Batı Avrupa’da yalnızca din nüfuz kaybetmiyordu. Ardından, 21. yüzyıl Avrupa’sının, ona hayat bahşeden kaynağı olmaksızın bile varlığını devam ettirebileceği kendini destekleyen bir haklar, yasalar ve kurumsal temele sahip olduğunu gösterme arzusu zuhur etti.

Din (religion)’in yerini, sürekli şişirilen “insan hakları” (kendisi Hıristiyan kökenli bir kavram) aldı. Kazanılmış haklarımızın, kıtanın sahiplenmekten vazgeçtiği veya herkesin kendince sahiplendiği ya da sahiplenmediği inançlarımıza bağlı olup olmadıkları sorusunu cevapsız bıraktık. Kalabalık yeni bir nüfusun “bütünleşmesinin” beklendiği sırada en azından, bu çözümsüz bıraktığımız olağanüstü büyüklükte bir sorundu.

Ulus devletinin konumu ve amacı etrafında aynı derecede önemli bir soru patlak verdi. 1648’de Vestfalya Antlaşması’ndan 20. Yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’da ulus devlet genellikle sadece anayasal düzen ve liberal hakların en iyi garantörü olarak değil, barışın nihai garantörü olarak görülüyordu.

Ancak bu katiyet de sarsıldı. 1996’daki Almanya Başbakanı Helmut Kohl gibi Avrupalı ​​liderler “ulus devletin 21. Yüzyılın sorunlarını çözemeyeceği hususunda” ısrar ettiler. Kohl, Avrupa ulus devletlerinin birbirine bütünleşmiş geniş bir siyasi birliğe dönüşmesini  “21. Yüzyılda bir savaş ve barış sorunu” realitesi nedeniyle ısrarla savundu.

Diğerleri buna katılmadı ve 20 yıl sonra AB referandumunda (Brexit) oy kullanan İngiliz halkın yarısından fazlası Kohl’un argümanlarından nefret ettiklerini gösterdi. Ancak, bir kez daha, bu meseledeki görüşünüz ne olursa olsun, geniş bir nüfus değişimi döneminde bu, çözülmeden bırakılan büyük bir sorundu.

Evde kendimiz emin olmadığımız halde, değerlerimizi yurtdışında yaymaya son derece gayret gösterdik. Ancak hükümetlerimiz ve ordularımız, “insan hakları” adı altında – 2003 yılında Irak’ta ve 2011’de Libya’da- her şeye müdahale ettiklerinde, işler daha da kötüleşti ve yanlış sonuçlandı. Suriye iç savaşı başladığında, insanlar kesinlikle ihlal edilen insan hakları adına müdahale etmesi için batı uluslarına yalvardı. Ancak, bu hakları korumak için hiç iştahımız yoktu (Avrupa’nın), çünkü evde o değerlere inanmış olsak da yurtdışında aynı değerleri koruma imkânına olan inancımızı kesinlikle kaybettik.

Öyle bir an geldi ki insanlığın haklarını tanrıların veya tiranların kelamından ayıran ilk evrensel sistem olarak tanımlanan “son ütopya”’nın başarısız bir Avrupa özlemine dönüşmesi olası görünmeye başladı.

Eğer durum böyleyse, o zaman bu durum 21. yüzyılda Avrupalıları şimdi veya yakın gelecekte herhangi bir birleştirici fikir önerme kapasitesinden yoksun bırakır.

“Avrupa kendisini yenilemek, kendi başına savaşmak ya da bir argümanla safını belirlemek konusunda çok az arzusu vardır.”

Geçmişimizle ilgili tüm birleştirici hikâyelerin veya bugün yahut yarın ne yapacağımız hakkında fikirlerin tükenmesi her zaman ciddi bir muamma olacaktır. Fakat ciddi toplumsal değişim ve karışıklık döneminde sonuçlar vahameti kanıtlıyor. Avrupa’nın neler olup bittiğini bile göremediği bir anda dünya göz göre göre Avrupa’ya geliyor. Ve diğer kültürlerden milyonlarca insanın, güçlü ve iddialı bir kültüre hareket etmiş olmasına işe yarar, ancak, milyonlarca insanın, suçlu, yorgun ve ölmekte olan bir kültürün içine taşınıyor olması işe yaramaz.

Hatta şimdi Avrupa liderleri, milyonlarca yeni yolcuyu bütünleştirmek için canlı bir çaba hakkında konuşuyorlar. Bu çabalar da başarısız olacak. Eğer Avrupa dünya için bir ev olacaksa, kendisine dünyayı kuşatacak kadar geniş bir tanım aramalıdır. Bu demek oluyor ki, bu özlemin bizim değerlerimizi çökertmeden önce anlamsız derecede sığ bir genişleme olacak.

Oysa geçmişte Avrupa kimliğine atfedilen hassaten derin felsefi ve tarihi kurumlarının (kıtanın tarih ve felsefesinden devşirilen ahlak ve hukuk kaidesi) lafı bile olmaz, bugün de ahlak ve Avrupa inançları – esasında Avrupa kimliği ve ideolojisi- daha “saygılı”, “hoşgörülü” ve (hepsinden daha meşrulaştırıcı olan) “çoğulcu” hale gelmektedir.  Bu tür sığ kendini tanımlamalar bizi birkaç yıl daha ileri taşıyabilir, ancak uzun süre hayatta kalmayı isteyen toplumların erişmesi gereken engin sadakati elde etme şansından mahrum olurlar.

Bu. Yüzyıllar boyunca süren ve dünya ile paylaşılan yüksek beşeri ilerleme yani bizim Avrupa kültürümüzün hayatta kalamayacağının sadece muhtemel nedenlerden birisi olarak görünüyor.

Kültürel erozyonun karşı konulmaz ilerlemesi sürerken, Avusturya’daki son seçimler ve AfD’nin yükselişi kültürel savunma seçeneklerinin kabul edilemez olan doğru gidişini kanıtlıyor görünüyor.

Yaptıkları şamatalı yıllardan sonra bile, Fransız seçmenler önümüzdeki hafta sonu korkunç bir statükocu veya Le Pen ailesinin bir üyesi arasında seçim için sandık başına gidiyorlar.

Ve her zaman Avrupa’ya akış devam ediyor. Sadece Paskalya hafta sonunda İtalya kıyılarından Avrupa’ya 8.000’den fazla Afrikalı göçmen askeri gemilerle toplanarak getirildi.  Alışılageldiği gibi olan bu akış şimdi sıradan, görünüşe göre durdurulamaz ve de bitmek tükenmek bilmez.

1942’de yayınlanan Dünün Dünyasında Avusturyalı yazar Stefan Zweig, İkinci Dünya Savaşı yıllarında “Avrupa’nın, kargaşa halindeyken, kendi ölüm fermanını imzaladığını hissettim.” diye yazdı. Onun sözü sadece zamansızdı. Kendi ölüm cezamızı yürürlüğe koymamız birkaç on yıl daha sürebilir.

© Douglas Murray 2017
Extracted from The Strange Death of Europe by Douglas Murray, which will be published by Bloomsbury on Thursday at £18.99

© Times Newspapers Limited 2017.

https://www.thetimes.co.uk/article/europe-signs-its-own-death-warrant-xpg36lnxl?shareToken=9e8a57cd9439860a5955733d92a6c9d9

Douglas Murray
April 30 2017, 12:01am,
The Sunday Times

 

Reklamlar