İslam Devleti’nin vücut bulmasında popüler yazarların payı var mıydı?

indir

ANDREW GLAZZARD

Bir Arap ülkesine askeri müdahale, İngiliz ulusunu ikiye böldü. Devrimci İslamcılar cihat ilan ederek şaşırtıcı bir hızla üye kazanıyor ve toprakları işgal ediyorlar. Batı’nın en güçlü lideri, isteksiz müdahil daha iyi bir kararın aksine harici bir çatışmanın içinde sıkışıyor. İslam Devleti ilan edildiğinde, vahşeti Batı’yı dehşete düşürdü ve medeniyete tehdit biçiminde algılanarak ortadan kaldırmak için askeri bir koalisyon oluşturuldu.

Eğer Victoria Dönemi İngiltere’sinin Sudan ilişkisiyle bu özet size tanıdık geliyorsa bu ancak “tarih tekerrürden ibarettir” klişesi için açık bir delildir.  “Mehdi Hareketi” olarak bilinen İslamcı devlet aleyhindeki askeri kampanya, İngiltere toplumunun din, şiddet ve vatan hakkında düşüncelerine yön vermişti. Bu düşünme yalnızca diplomatik hatlar, parlamento tartışmaları ve doğrudan göndermelerle değil aynı zamanda ünlü şiirler ve çok satan romanlarla da oluşturuldu.

İslamcı şiddet imajı,  Rudyard Kipling ve Arthur Conan Doyle gibi popüler yazarlar, bir dönem yayıncısının tahminlerine göre kitaplarının İngiliz imparatorluğu ve diğer yerlerde 25 milyondan fazla nüshası tedavülde olan velüd ve şaşırtıcı derecede başarılı yazar GA Henty, şimdinin unutulmuş yazarları DH Parry ve George Manville Fenn tarafından yaratıldı. Bu basmakalıp imaj ilerleyen zamanlarda romanlarda, hikâyelerde ve ardından film ve televizyonda nesilden nesle aktarıldı.  Mehdi’nin en kalıcı bakiyesi Viktorya[1] dönemi romanının sayfalarında bugün görebileceğimiz acımasız, korkusuz ve fanatik bir İslamcı savaşçı arketiptir.

Bu kültürel karabasanın yaratılmasına yol açan hadiseler, Viktorya dönemi İngiltere’sinin Mısır’daki mali yatırımıyla başladı. Süveyş Kanalındaki ana hisseleri nedeniyle İngiltere, Mısır’ın ekonomik ve siyasi istikrarsızlığını görmezden gelemedi. 1882’deki savaş İngiltere’nin, muazzam ve yoksul Sudan – tam da onların olağanüstü bir devrimci harekete evrildiği sırada – mülklerine Mısır’ın müdahalede bulunduğu işgale girişmesine yol açtı. 1881’de Muhammed Ahmed isimli dindar bir öğrenci Nil nehrindeki bir adada, Tanrı’nın kendisine Mehdi (hakikate ermiş kimse, İslami gelenekte Kıyamet günü öncesinde kötülüğü dünyadan temizleyeceği söylenen kişidir.) olduğunu vahy ettiğini duyurdu.

Mehdi’nin Sudan yöneticilerine karşı Kahire’de başlattığı isyan, Mısır ve İngiliz hükümetlerinin hadiseleri akıllıca idare ettiği tarihi bir dipnottan daha fazlası olmuştur. Fakat Mehdi’nin güçlerine karşı başlatılan hazırlıksız askeri sefer, her zaferle biraz daha büyüyen, Mehdi’nin rahmani-ruhani yardımından güç alan, cesaret ve şansın yanında kibirli ve acemi saldırı kombinasyonuyla savunma hattında karşılık verildi. Sudanın sınır tarlaları dini hukuka göre yönetilen ve Mısır’ı ve eninde sonunda Osmanlı imparatorluğunu istila etmeyi amaçlayan yeni bir devlete dönüştü.

Mehdi’yi bastırmak ve düzeni sağlamak amacıyla Sudanlı eski bir idareci (Stead ve diğerlerine şükranla) ve ünlü bir asker olan Charles Gordon’un bölgeye gönderilmesi adına İngiltere’de, (Haçlı zihniyetli gazeteci WT Stead’ın öncülüğüyle ve işgalci general ekolünün gizli desteğiyle) heybetli bir kampanya talebi oluşturuldu. Başbakan William Gladstone 1884’te Gordon’u Hartum’a Mehdi ile çatışmak için değil, Avrupalı birlikleri tahliye etme emriyle gönderdi. Gordon, Gladstone’un emirlerini dikkate almış olsa da olmasa da kendisini bir anda Mehdi destekçileri tarafından kuşatılmış halde buldu. Gladstone gönülsüzce bir askeri destek emri verdi, fakat 1885 Ocak ayında tahmini 10.000 kadar sivilin yaşamını yitirmesi akabinde Hartum istila edilmişti. İngiliz halkı ve basın için ne yazık ki tek bir kişinin ölümü kıymete haizdi. Gordon, Viktorya İngiltere’sinin en büyük şehidi olmuştu.

Siyasi bedeli Gladstone’un başbakanlığına mal olsa da sonuçları daha derin ve daha uzun süreli olmuştur.  Viktorya dönemi toplumu Gordon’u hiç unutmadı. Onun tablolarını yaptı, Londra’dan Melbourne kadar şehirlere heykellerini dikti, ayraçlara ve fincanlara nakşetti fakat hepsinden öte gazetelerde, şiirlerde ve romanlarda onu mitleştirdiler. 1892’de Gordon’u kurtarma seferinin arka planına yaslanan bir macera hikayesi olan Hartum Saldırısı: Bir Nil Seferi Efsanesi’ni (The Dash for Khartoum: a Tale of the Nile Expedition)  kaleme alan Henty Newbolt, 1897’de dönemin en önde gelen şiirlerinden birisi olan” kızıla boyalı parçalanmış bir kürenin enkazı”  “çöl kumları”  metaforuyla seferi tekrar canlandırdığı  “Vitai Lampada” adlı şiiri yayınladı.  1893’te Strand Dergisi okurları Sherlock Holmes ve Dr. Watson’un Baker Street’teki oturma odasında Gordon’un bir portresi bulunduğunu ortaya çıkardı.  Bu olay Gordon’un alkolik mistik kahraman portresi çizen ve hâkim mitin sonunu getiren Lytton Strachey’in Eminent Victorians adlı kitabının yayınlanmasından hemen sonraydı. Bu hayal mahsulü kültür ürünleri bir kahramana dönüşmekten fazlasını hatıra getirmektedir.  Bu ürünler, Gordon’un Nil kenarındaki mezarda yatan kellesiz bedenini siyasetçilerin ve generallerin terk etmemelerini garantilemektedir.  Sudan’da yaralanıp kör olan bir savaş sanatçısı ve daha sonra Londra’da sanatsal ve romantik anlamda da kendini kabul ettirmeyi başaramayan Dick Heldar’ın hikâyesi üzerinden Mehdiye’yi ele alan Rudyard Kipling’in The Light That Failed (1891) adlı eseri yazıldığında Kipling, İngiliz dilinde en popüler yazar olma yolunda ilerliyordu.  Neyse ki, Heldar’ın ferdan kurtuluş lüzumuna binaen Sudan’da bitmemiş bir mesele vardır ve o Mehdi’yi alt etmek için askeri sefere katılır. Sefer tarihsel bir gerçek olsa da altı çizilmesi gereken şudur ki Kipling romanı altı yıldan daha sonraki bir gelecekte yazmıştı.  Bu önemlidir: Kipling gibi yazarlar yüzünden 1890’ların sonunda Herbert Kitchener önderliğinde İngiltere intikam aldığı Sudan’a dönmek zorunda kalmıştı. 1898’de Atbara Muharebesi arifesinde birliklerini topladığında, Kitchener’in “Gordon’u hatırla” diye ağladığı söyleniyor. Popüler gazeteler ve çocuk romanlarında bahsedilen adamlarının böyle bir cesaretlendirmeye ihtiyacı yoktu.

Bu nedenle gazeteciler, ressamlar ve romancılar bir politik sorun yarattılar ve bunu yaparken de sadece zulüm ve şiddeti bilen ve kontrol edilmediği takdirde medeniyeti yok edecek dini fanatizm tarafından yönlendirilen bir düşman yarattılar. Bu klişe eşi görülmemiş bir şey değildi – Edward Said, Oryantalizm (1978) adlı eserinde, yüzyıllar boyu oryantalist bilim geleneğinin İslam’ı “terör, yıkım, şeytancıl, nefret edilen barbar ” imgelerine indirgediğini savunmuştur – ancak hızla genişleyen popüler kültür ve kitlesel iletişim çağında yükselen Mehdi Hareketi yalnızca bilim adamları ve devlet adamları değil aynı zamanda İngiltere’nin gelişen ve artan okur-yazar kitleleri tarafından da tehdit olarak algılandı.

Mehdi ve Abdallahi – 1885’de Mehdi’nin ölümünden sonra idareyi devralan halife (“halifelik” ya da “selef”) – askeri birliklerine Ansar[2] (“takipçiler”  anlamına gelen, dini-tarihî bakımından zengin bir temele sahip ve halen 21. yüzyıl cihatçıları arasında kullanılan bir kelimedir.)  adını verdi. Ansar’da seçkin savaşçılar grubuna cihadiye denirdi. Bununla birlikte, Viktorya dönemi, İslam’ın mistik geleneklerini izleyen münzevi Sufi gruplara bir terim tahsis ederek hepsini “derviş” olarak adlandırdı. (Sufilerin tıpkı selefiler gibi şiddete yönelebilme ihtimali, İslamcı şiddeti temelde teolojik doktrin olarak nitelendiren tarihçi Tom Holland gibilerin pratikte gözünden kaçan bir noktadır.

Dervişler, böylece 19. yüzyılın sonlarına ait İngiliz hayal dünyasının parçası haline geldi. Jibbas denilen yamalı üniformalarıyla, gazetelerin, romanların ve dergilerin sayfalarına fırladılar, saplandılar ve karşılık buldular. Ancak Viktorya generalleri gibi Viktorya dönemi yazarları, ilk önce görünüşte ilkel olan böyle güçlerin,  modern, eğitimli ve donanımlı orduları yenebileceklerini ve bu kadar geniş bir bölgeyi kontrol edebileceklerini anlaması gerekiyordu. Arthur Conan Doyle, Sudan savaşları hakkında yazdığı birkaç hikâyeden birinde cevabı özetledi: “korkusuzluk ve fanatizm”.

1892 tarihli “Fuzzy-Wuzzy” adlı şiirinde Kipling’in Mehdiye hareketiyle ittifak yapan bir kabile olan Hadendoa’ya övgüsüne benzer biçimde ara sıra Viktorya dönemi yazarları dervişlerin cesaretine hayranlık duyuyordu.

Fakat Viktorya dönemi zihnindeki asli derviş hususiyeti, onların şehadet tutkularıydı. Conan Doyle Korosko’nun Trajedisi (The Tragedy of the Korosko 1897) romanında tasvir ettiği üzere dervişler, bazıları vahşice öldürülen, diğerleri ise tecavüzle veya zorla din değiştirmekle tehdit edilen bir grup Batılı turisti kaçırmaktadır.

Mehdi hareketinin etkinlik alanı ve tehlikesi, işte allak bullak olmuş o yüzlerde, saçak gibi sallanan kollarda, tanıştıklarında kendi ellerinin kana bulanacağı kanlı ölümden daha iyi hiçbir şey istemeyen bu çılgın, kızgın ruhlarda okunacaktır.

İngiliz dindarlığı, fedakârlık ve cesareti, saygı görürken – Gordon’un şehadet hikâyesinde olduğu gibi – aynı nitelikler ısrarla uygarlık öncesinin barbar kalıntıları olarak tasvir edilen dervişler arasında varlık bulan, karanlık ve ilkel bir ideolojiye de atfedilmektedir.

Belki de daha rahatsız edici olan, Mehdi’nin itirazının kabilevi ve etnik sınırları nasıl aşabildiğini Viktorya toplumunun anlama mücadelesinin bugün İslamofobi olarak bilinen şey olmasıdır. Korosko’nun Trajedisi‘ “Kur’ân’ın kesin doktrinlerini kendi çıkarlarına uydurmaktan hiçbir zaman çekinmeyen, eskinin ateşli savaşçısı, derviş lider af dileme vaazı veriyor”. Aynı yazarın The Green Flag  isimli kısa hikâyesi ise İslam inancının kan bağından daha yakın kılmış olmasına rağmen Mehdi takipçileri arasındaki “iki ayrı ırkı”  yani kutuplar kadar geniş, ince dudaklı, düz saçlı Arap ve kalın koyu kıvırcık Zenci’yi tasvir ediyor.

Bu hikâyelerin altında yatan bir imparatorluk kaygısıdır: Henty’in With Kitchener in the Soudan: a Story of Atbara and Omdurman (1903) eserinin çocuk kahramanı Gregory Hillard Hartley, ““Türkiye Sultanı” tarafından yönetilenden daha fazla Müslümanı Hindistan’da yöneten” Kraliçe Victoria’ya işaret etmektedir. Bu, nazik ve akıllı Gregory’nin, Mehdi hareketini yok etmek için neden muazzam kan dökmelerinin gerekliliğini kabul ettiğini açıklıyor.

Metemmeh toplu katliamı, sayısız köy ve sakinlerinin imhası ve en önemlisi Hicks Paşa ordularının tamamen imhası, Hartum’un ele geçirilmesini, Gordon’un öldürülmesi ve Sudan’daki bütün barışçıl aşiretleri bir köle devletine indirgemesi hatırlandığında, o (Gregory) insan kurtlarının yok edilmesi ve zoraki yanlış inanışlarının ortadan kaldırılmasından başka bir şey hissedemezdi.

Dervişlerin günümüzdeki yansımaları savaştaki davranışlarının ötesine geçmektedir. Mehdi (Hareketi) Viktorya dönemi idarecilerini kısmen alarma geçirdi, çünkü onlar 19. yüzyıl küresel realpolitiğine yabancı ilkelere göre yönetiliyordu. Conan Doyle’un kısa öykülerinden bir diğerinde Mehdi (Hareketi), tek ihracı sakat mülteciler olan, “bir kan denizindeki adanın uğursuz sisinin” yükseldiği “karanlık dağlar”’daki  “kan ve korku ülkesi”dir. Sudan burada, medeniyetin ileri karakollarının ötesinde bir yerdedir.

Henty ve Doyle’un ideolojik yükünden kurtulan yakın dönem tarihçiler, Mısır’ın Sudan’ı garip bir şekilde sömürmeye başladığı on yıllarda Mehdi’nin devrime önderlik etmesi kadar Mehdi’nin karmaşık bürokrasisi ve müzakere kapasitesi gibi başarılarını belgeledi. Fakat Viktorya toplumu yalnızca, Mehdi’nin kendi vatandaşlarına ve düşmanlarına saçtığı din motivasyonlu şiddeti gördü.

1890’larda Hartum’da hapsedilmiş birkaç Batılı, Kitchener’in istihbarat şefi Reginald Wingate’ın yardımıyla hapisten kaçtıktan sonra, hâlife idaresi altında yaşam şartlarına dair ilk elden bilgilere ulaşmak mümkün oldu. Bu bilgiler, Sudan’ı istila etmeye hazırlanan İngiliz ve Mısır orduları kasıtlı bir propaganda amacı ile Wingate’nin gözetiminde yazılmış, tercüme edilmiş ve yayınlanmıştı. Yaşanılan dönem ve menfaat hesapları, Mehdi’nin geçerli sisteminin vahşiliğini vurguluyor: Adam asma, boynunu vurma ve organ kesmeler şok edici ayrıntılarla anlatılıyor ve yarım tonda parlak illüstrasyonlarla tasvir edilmiştir.

Wingate’nin niyeti Anglo-Mısır askeri kampanyasını meşrulaştırmaktı ve bu, popülist yazarların gerçek bilgileri heyecan verici hikâyeler haline getirdiği için umduğundan da başarılı oldu.  Westminster Gazetesi muhabiri olarak işgal hazırlıklarını takip eden Conan Doyle 1897’de Strand Dergisinde seri yazılar şeklinde yayınlanan Korosko Trajedisi’ndeki o güncel anlatılarda derinden iz bırakan Kitchener ve Wingate’in hayranlık uyandıran hikâyesini yazdı. Sudan kampanyası, kendine vazife çıkaran bir hükümet propagandacısı olarak Conan Doyle’un kariyeri için bir dönüm noktasıydı: Harici ve dâhili eleştirilere karşı, kendisine şövalye ünvanı kazandırmış olan İkinci Anglo-Boer Savaşı’nı şiddetle savunmasına devam etti. Ansar’ın Omdurman Savaşı’nda katledilmesi haberlerini, The Modern Traveller (1898) adlı ironik kısa şarkıyla karşılayan Hilaire Belloc gibi bir kaç muhalif vardı: “Her ne olduysa, biz yaptık / makineli tüfekle ve onlarda yoktu. ”

Bununla birlikte, Mehdi İslam devletine ait en kalıcı kültürel miras olan AEW Mason’un The Four Feathers’ı, 1902’de yayınlandı. O zamana kadar Sudan’ın fethi tamamlanmıştı, bu nedenle bir kampanyayı açıklama ya da haklı göstermeye hiç gerek yoktu. Mason’un amacı, daha ziyade, sosyal ve askeri düzene sadakati ve cesaret erdemlerini incelemek ve takdir etmekti. Ancak romanı, bu erdemleri alt üst eden yabancı bir ortam karşısında yazar. En unutulmaz bölümleri, aristokrat İngiltere’nin balo salonları veya Birleşik Krallık ordusunun çadırları değil, kahramanların her birinin yani Albay Trench ve Harry Faversham aylarca, yıllarca çok korkunç bir cezaya katlandığı Ümmü Hacer’di (Umm Hagar) – “Taş Ev” halife’nin başkenti Omdurman’da. Zaten çamura batmış zeminde yatan veya elden ayaktan düşmüş hasta halde duvardan destek alan yaklaşık otuz tutsakla doluydu. Bir gecede iki yüz kişi daha içeri dolduruldu ve sabaha kadar orada hapsedildi. Oda, belki de ayak ölçüsüyle otuz metrekareydi, çatıyı destekleyen dört sağlam sütun da geniş yer kaplıyordu. Binada pencere yoktu; çatının kenarlarında birkaç küçük açıklığın hava verdiği bahanesiyle iğrenç ve perişan kulübe içine mahkûmlar tıkılmış, çığlık atıyor ve dövüşüyorlardı. Kapı üzerlerine kilitlendi, alacakaranlığın yerini zifiri karanlık aldı, böylece bir adam kendisini sıkıştıran yanındakilerin yüz hatlarını dahi ayıramıyordu.

Bu romanın tüm teknik düşüncesi, Henty ve Conan Doyle’un dervişler hakkındaki hikâyelerinin altında yatan “uygar erdemler, barbar inançların üzerinde hâkim olmalı” şeklindeki maksatlı ideolojidir.

The Four Feathers, bu kültürel kalıpların kalıcılığını da gösterir. Bir zamanlar Britanya’nın en popüler çocuk romanı yazarı olan Henty, şimdi unutulmaya başladı, ancak Mason’un romanı ticari açıdan başarılıydı ve yarım düzine film uyarlamasının kaynağıydı; özellikle Korda brothers 1939 versiyonu, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, halife’yi (John Laurie tarafından canlandırılan) acımasız askeri bir devlet lideri tiplemesiyle kötü adam olarak sahneye aktarmıştır.

The Four Feathers’ın sürükleyici dili, Basil Dearden’in Khartoum (1966)’undaki siyah yüzlü ve takma burunlu, karizmatik ama pandomimik Mehdi gibi gözlerini yuvarlayan Laura Olivier’a ilham kaynağı oldu.

Bu uyarlamalara ilişkin görüntüler, Afrika ve Ortadoğu’nun kutsal savaşçılarını ilkel fakat zar zor anlayabileceğimiz, açıklayamayacağımız kadar güçlü bir inanç kaynaklı, sadece yaşadıkları topraklara karşı değil, küresel düzene ve yaşam şeklimize karşıda bir tehdit olan korkutucu fanatikler olarak tahayyül eden çok sayıda film ve televizyon dramasında görülebilir.

Günümüzün güvenlik tehditleri anlayışımızın popülist oryantalizm geleneğinin ürünü olduğunu savunmak saçma olurdu. İslam Devleti (ISIS), propaganda kanalları vasıtasıyla kendisini şiddet yanlısı ve siyasi normların üstünde gibi sunmuştur. Yine de (DAEŞ’in) manşetlere hâkimiyeti ve Orta Doğunun kalbinden söküp atmaktan uzak insanların zihinlerine zorla girmesi, Avrupa şehirlerinde saldırıya başlamadan bile, kalıcı kültürel kâbuslar gösterdiğini ve nasıl kolayca dirilebileceğini gösteriyor.  Batı’da biz doğrudan bilgimizin ötesinde olanı anlamaya çalışırken, hakikatleri kavramak kadar kurgusal tasvirlerle kalıplara bürünen hayal gücümüzü kaçınılmaz olarak biçimlendiriyoruz. Askeri yenilgisinden yüz yıldan fazla bir süre sonra dahi Mehdi (Hareketi) zihnimizde yaşıyor.

Andrew Glazzard is a senior research fellow at the Royal United Services Institute and the author of “Conrad’s Popular Fictions” (Palgrave Macmillan)

26 AUGUST 2017

Newstatesman’da yayınlandı.

https://www.newstatesman.com/print/node/309916indir

 

[1]

[2]

Reklamlar