indirKıta (Avrupası)’nın başörtüsü yasağından önce Avrupalı aristokratlar isimlerini Abdullah ve Muhammed olarak değiştirme ve yerel camilere gitme alışkanlığı en son trenddi.

Dışarıdan bakıldığında yüksek minareli ve Moğol tarzı eğimli kubbesiyle Brienner caddesindeki Wilmersdorf Camii hala 1920’lerde inşa edildiği gibi duruyor. Fakat orası da etrafındaki şehir gibi değişti.

Bugün cami oldukça sakin bir mekân. Ağırlıklı olarak bir danışma merkezi işlevi görüyor. Bazen Eğitim çağındaki çocukların okul gezisi ziyaretleri bazen de farklı inanç mensuplarının kahvaltı buluşmalarına ev sahipliği yapıyor. Cuma namazlarında ufak bir Müslüman grup burada görünüyor.

Wiemar Cumhuriyeti döneminde farklı kültürel hareketlerin canlı bir merkezi olmuş olan Wilmersdorf Camisi Hindistan’ın Pencap şehrinden gelen Ahmediye cemaati mensuplarının inşa ettiği bu cami, o günün felsefi problemlerine değinen konuşmalara ev sahipliği yaparak farklı grupları etrafına çektiği zamanlar hüzünlü birer hatıra olarak kaldı. Bir bütün olarak insanlığın geleceği, Avrupa’nın geleceği, hayat ile doktrin arasında gittikçe artan mesafe sunulan konuşma mevzuları arasındaydı. Birinci dünya savaşının akabinde Hıristiyan medeniyetin içinden çıkamadığı birçok hayal kırıklığıyla başa çıkmaya çalışan her yaştan Alman, dinsel olduğu kadar rasyonel ve modern bir dini alternatif arayışıyla bu seminerlere dinleyici olarak katılmış ve pek çok kişi en nihayetinde İslam’a ihtida etmiştir.

Sağcı AFD (Alternative für Deutschland) partisinin minareler ve burkayı yasaklama çağrısı, Alman halkının yarıdan fazlasının İslam’ı bir tehdit olarak gördüğü günümüz Almanya’sında yukarıda anlatılan sahne biraz garip duruyor. Fakat iki savaş arası dönemde Berlin sadece Güney Asya ve Orta Doğu’dan gelen göçmen ve öğrencileri değil her yaş grubundan mühtedi Almanlardan oluşan Müslüman bir entelektüel birikime sahipti. 1970’lerin Kaliforniya’sındaki Budizm gibi İslam, o dönemde egzotik olduğu kadar ileri görüşlü solcular için bir dindarlık formu, bir zıt kültürel temsil konumunda idi.

İslam’a duyulan hayranlık ve açıksözlü tavır hususunda Almanlar bir istisna değildi. Batı Avrupa’da 20. Yüzyıl ilk Müslüman grupların ve kurumların yükselişini gördü ve böylece İngiltere ve Hollanda da ihtidalar oldu. Bu süreç tarihin neredeyse unutulmuş olan bir dönemidir. Fakat İslam ile Avrupa arasındaki ilişki günümüze bakan yönüyle gittikçe daha fazla şüphe ve de açık düşmanlık aracılığıyla konumlandırılmaktadır.

Avrupa’da İslam hakkındaki daha detaylı tartışmalar -kıtanın Müslüman nüfusunu marjinalleştiren çoğunluk için – Avrupa’nın bildiğimiz kültürel ve siyasal hayatına yabancı olan yeni ve ayrıştırıcı bir dini realiteyi çağrıştırmaktadır. Ancak 20. Yüzyılın başına geri dönecek olursak ilk olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’ya ilk Müslüman göç dalgasıyla gelişen süreç, vatandaşlar açısından merak, hükümetler açısından bir çeşit iltimasla şekillenmiş çok farklı bir ilişki biçimindedir. Aynı zamanda Avrupalıların “egzotik bir doğulu din” (İslam) tecrübesidir. Avrupa devletleri Müslüman vatandaşları için özel bir muamele tesis etmişti. Başlangıçta onları şaşırtacak şekilde ikramlarda bulunuluyordu: Seküler Fransız hükümeti gösterişli camiler için cömertçe harcamalar yaptı. İngiltere ve Fransa’ya kıyasla, Almanya Müslümanlara en iyi muameleyi göstermeye çabalamıştı.Geçmişi tetkik, bunun sadece yeni bir karşılaşma olmadığını değil aynı zamanda Batı Avrupa ve İslam arasındaki ilişkinin bugünkü ahvalinin yanında gelecekte de sürekli bu şekilde kalmayacağını anımsatmaya hizmet edecektir.

Yahudi ve eşcinsel bir filozof olan Hugo Marcus gibi mühtediler, İslam’ın yalnız I. Dünya Savaşı’nın akabinde Avrupa’da ortaya çıkmadığını -bazılarına göre Marcus, kıtanın geleceğinin nasıl şekilleneceği hakkındaki tartışmalarda kritik bir rol oynamıştır.- gösterir. Wilmersdorf Camii’nin hizmete girmesine yardımcı olan Marcus 1880’de doğmuş ve felsefe eğitimi nedeniyle Berlin’e taşınmıştır. 1925’ yılında Güney Asyalı Müslüman göçmenlerden aldığı dersler sonrasında ihtida ederek Hamid ismini alan Marcus, Caminin yayın organı olan Moslemishe Revue’de o dönemin popüler filozoflarıyla -Goethe, Nietche, Spinoza ve Kant-bağlantılı biçimde “yeni insan” tasarımında İslam’ın gerekli bir unsur olduğunu savunan makaleler yazmıştır. “İdeal gelecek insan”ını tanımlamak adına kullanılan, sosyalistlerden faşistlere kadar herkesin ele aldığı felsefi bir kavram olan “yeni insan” hem Sovyet hem de milliyetçi sosyalist popüler imajının merkezinde idi. Marcus’a göre Yahudilik ve Hıristiyanlığın selefi konumundaki İslam, bu “geleceğin insanı”nın kalbinde yer alması gereken kayıp çekirdekti.

Ahmedi cemaati İngiltere’nin Woking bölgesinde Shah Jahan Camii adıyla Batı Avrupa’da bir başka cami daha faaliyete geçirdi. Cami, bir mühtedi olmanın yanında pek çok kaynakta Kırım Savaşında tercümanlık ve geniş İslam coğrafyasına seyahatler yaptığı belirtilen melez Anglo-Macar Oryantalist Gottlieb Wilhelm Leitner tarafından yaptırıldı. On yıl sonra mütevekkil kurucusunun ölümüyle birlikte işlemleri yürütecek kimsenin olmamasında dolayı kurum âtıl bir vaziyete düştü. Fakat I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Hindistan doğumlu bir avukat olan Ahmedi cemaatine mensup Kwaya Kamaluddin mülkü devraldı, tadilattan geçirdi ve çalışır duruma getirdi. Londra’ya sadece 30 mil mesafedeki Cami modern Batı toplumu ve Hıristiyanlıkta tatmin bulamayan, İngiltere’nin Downton-Abbey bölgesinde yaşayan orta ve üst sınıftan mühtedileri kendine çekmeyi başardı. İrlandalı Lord Headley o dönemin en ünlü mühtedilerindendir. Rowland George Allanson Allanson-Winn doğumlu V. Baron Headley 1913’te İslam dinine ihtida etti ve Şeyh Rahmetullah el-Faruk ismini aldı. Lord Headley İngiliz mühtedi Müslümanlar için bir nevi kimlik temsili oldu. 1920’lerde hakkında çok fazla yazılıp çizilecek olan hac görevi için Mekke’ye gitti ve hayatta iken, İngiltere’de kendisine görkemli bir gelecek getireceği belli olan İslam hakkında kitaplar ve makaleler yazdı.

Şurası çok açıktır ki bireysel düzeyde İslam, modern Avrupa’da gelenekten uzaklaşma arayışındaki bazı Avrupalıları kazandı. Bugün hala Hollanda’da kadınlar için yüz kremi, sıkılaştırma maskeleri vb. ürünler üreten bir kozmetik şirketinin kurucusu Hollanda’lı dermotolojist Pieter Henricusvan der Hoog o dönemde ihtida etti ve Mekke’ye hacca gitti. İngiliz haber alma teşkilatı mensubu ve aynı zaman da kötü şöhretli çift taraflı ajan Kim Philby’nin babası olan Harry St. John Philby, Suudi Kralı Abdullah aracılığıyla 1930’da gittiği Suudi Arabistan’da ihtida etti. Bu dönemdeki bir diğer mühtedi Muhammed Esed adını alan Yahudi yazar Leopold Weiss ve onun günümüzde yaşayan en etkili antropologlardan birisi olan oğlu Talal Esed’dir.

Batı Avrupa devletleri de 20. Yüzyılın başlarında İslam’a karşı hoşgörülü hatta çağdaş okuyucuları şaşırtacak bir tarafsızlık sergiledi – ancak motivasyonları çoğunlukla kendi vatandaşlarından daha fazla küçümseyici nitelikteydi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve İngiltere Avrupa’nın savaş meydanlarında görevlendirmek üzere sömürge tebaalarına – ki onların çoğunluğu Müslümandı- bel bağlamıştı. Avrupalı askeri alaylara imamlar katıldı, ordudaki Müslüman askerlere domuz ve şarap yerine kuskus, kahve ve nane çayı gibi özel helal yemek servisi yapıldı. (Diğer yandan bu ayrıcalıklı muamele Yahudi askerlerin olduğu alaylarda dahi yoktu.) Alman cephesinde ise ülkenin ilk camisi Wünsdorf’ta esir alınan Müslüman askerlerin tutulacağı savaş kampındaki esir hapishanesinde inşa edilerek Almanların, Müslüman esirlere Fransız ve İngilizlerden daha iyi imkanlar sunduğu sergilenmeye çalışılıyordu. Sonuçta Almanya’nın iki düşmanının kolonilerindeki Müslüman halk arasında kargaşa yaratmayı ümit ettiler.

Savaş sonrası dönemde İslami kimlikteki yükselen sömürge karşıtı vurgu, Avrupa devletlerini giderek endişelendirdi. Müslüman entelektüellerin – iki dünya savaşı arası dönemde Avrupa’daki en etkili İslamcılarından birisi olan aynı zamanda çağdaş Lübnanlı siyasetçi Walid Jumblatt’ın dedesi Cenevre’de yaşayan Shakib Arslan’ın da dâhil olduğu – pan-islamist direniş mesajları yaymaya başladığı kıtanın her tarafındaki kahvehanelere gizli servisler gönderildi.

Fakat Avrupalı hükümetler, Müslümanları ılımlı propaganda gücüyle kazanmayı da denedi. 1905 tarihli laiklik ve sekülerizme bağlılık kanununu onayladıktan yirmi yıl sonra 1926’da Fransız hükümeti Grande Mosquée de Paris inşaatını finanse etmek için kanundaki birtakım boşlukları kullandı. Devletin Müslümanlara yönelik bu türden imtiyazlı muamelesi toplumdaki çoğu Katolik Hristiyan’ı öfkelendirdi.1922 yılında caminin temeli atılırken Paris Belediye Başkanı Paul Fleurot Fransa’nın 1914’te kendini tehlikede hissettiği zamanlarda Afrikalı Müslümanların Fransa’yı savunmaya katılmaktan geri durmadıklarını gururla dile getirdi. Ardından “vatanı kurtarma çağrısına son katılanlar değildi Müslümanlar… Onlardan pek çoğu medeniyetin savunmasında can verdiler…” sözleriyle, Caminin, ülkenin felahı için toprağa düşen Müslüman askerlerin hatırasını yâd etmek adına Fransa’nın minnetinin bir ifadesi olduğunu vurguladı.

Aslında günümüz tarihçileri Camiyi, zengin ziyaretçilere İslam dünyasındaki güçlü Fransız emperyalizmini tattıran kolonyalist propagandanın bir parçası olarak görüyorlar. Paris’teki Kuzey Afrikalı işçiler Camiden çok uzakta yaşıyor ve ibadet saatleri fabrikaların çalışma vakitleriyle uyuşmuyor. (Cami Kompleksindeki) Hamam ve restaurant’ın fiyatları genel toplum için burayı pahalı, fakat Faslı ve Fransız elitler için kullanışlı hale getiriyor. Jardin des Plantes (Tabiat Parkı Müzesi)’in karşısındaki beşinci bölgede inşa edilen cami günümüzde hala ayakta. Dünyanın dört bir yanından gelen turistler kafe kısmında bir fincan nane çayı ve baklavanın keyfini çıkarıyor ya da hediyelik eşya dükkanında Paris’in kalbindeki “doğu atmosferini” teneffüs ederken Fas dokuması halı satın alıyorlar.

1935’te seküler Fransız devleti, küçük bir yerel yönetim olan Bobingny’de sadece Müslümanların kullanımı için bir hastane inşa ederek Müslüman tebaasını tekrar dışlamış oldu. Bu hastanenin Müslümanlara özel sağlık hizmeti sunarak cumhuriyetçi eşitlik ilkesini ayakta tutması bekleniyordu. Fransız mimarların “Kuzey Afrika” tarzında tasarladığı, bir mezarlık, ibadet yerleriyle donatılmış yapı bünyesinde hastalara helal yemek hizmeti sunuluyordu. Aynı zamanda Paris halkının (Fransızların) Kuzey Afrikalı işçilerin tehlikeli zührevi hastalıklar taşıdıkları yönündeki endişelerinin de etkisiyle hastane o dönemde Müslümanları, onların yaşadığı bölgelerden de uzak tuttu. (Bu Avrupalıların karşı koyamadıkları İslam’ı tanıma merakına karşın ne kadar ırkçı olduklarının da bir işaretidir.) Hastane dönemin tipik kolonyal hükümet stratejisine iyi bir örnek teşkil ediyor. Sunduğu hizmetlerle hem Müslümanlar nezdinde devletin değer kazanması sağlanıyor hem de onları devlet kontrolü altında bir araya getiriyor.

I. Dünya Savaşına giden yolda ve savaş sırasında devletlerin Müslümanlar nezdinde itibar sağlama çabaları yeni bir ivme kazandı. Bu dönemde İngiltere, Londra’daki iki camiye finansman sağlarken, Alman Nazileri Müslümanları özellikle Doğu Avrupa’da Sovyetlere karşı savaşa ikna etmeye çalıştı. Özellikle Kırım, Balkanlar ve Kafkasya’da Naziler kendini İslam’ın koruyucuları olarak takdim ettiler.

Bolşevik karşıtı, İngiliz emperyalizmi karşıtı ve Yahudi karşıtı propaganda içerikli broşürler dağıtıldı ve radyo yayınları aracılığıyla bu görüşler yayıldı. (Alman ordusunda Müslüman lejyonlar oluşturuldu ancak kayıt olan askerlerin çoğu ideolojik sebeplerle değil daha iyi yaşam şartları için bunu yaptılar.)

Avrupa halkları ve hükümetlerinin, İslam’a ve Müslümanlara yaltaklandığı bu dönem, ironik bir biçimde İslam’ın Batı Avrupa’daki gelişimini öngörüyor: Müslümanlara olan hususi ilgi bir kabulün işareti olmaktan ziyade, sıklıkla dinin politik olarak yıkıcı potansiyelinden kaynaklanan ulusal çıkarlara yönelik bir tehdit algısı tarafından yönlendiriliyordu.. Bu dürtü, son yıllarda İngiltere ve Hollanda’da,kırpılmış devlet destekli İmam eğitim programlarının arkasındaki düşünceden çok farklı değil.

Savaşın ve geçen zamanın izleri, Berlin’in Wilmersdorf Camisinde yaralar bıraktı. İkinci Dünya Savaşı’nın son safhalarında, Rusların Berlin’i işgali esnasında Cami, huzurlu bahçesinde Nazi birliklerinin siper kazdığı ve yüksek minarelerinden düşman askerlerine ateş ettiği bir savaş meydanına dönüştü. Çatışma sırasında minarelerden biri tamamen yıkılmış, cami ciddi şekilde hasar görmüştü. Sonradan yeniden inşa edilmiş olsa da, cami eski ihtişamına hiç geri dönmedi. Bugün, devamlı cemaati çoğunlukla Cuma namazı ile sınırlıdır ve hafızalara nakşolan hikâyesini bilen kişi azdır.

Savaşı izleyen olağanüstü yıllarda, bu kısa süreç de- bazı Avrupalılar İslam’ı benimsese de- hafızalardan silindi. Niçin açık değil: belki de 1960’lar ve 1970’lerdeki yeni ve daha büyük Müslüman işçi akını, nüfusun küçük bir kesimi olmaktan ziyade Müslümanları bu ülkelerde gittikçe görünür bir azınlık haline getirdi ve buda artan gerginlikleri beraberinde getirdi. Ya da belki de 11 Eylül’den bu yana, Batılı toplum ile Orta Doğu arasındaki ilişkiyi belirleyen olaylar, çoğunlukla tarihi gölgeledi.

Bununla birlikte, Batı Avrupa’daki İslam’ın zengin ve karmaşık tarihi hakkında iyiyi, kötüyü ve çirkini anlamak için geriye bakmak önemlidir. Eğer hükümetler, Müslüman halklarını desteğini alma gayretindeyken onları, Avrupa’nın bugün İslam’a yönelttiği “ötekilik” duygusuna zemin oluşturmaya yardımcı olabilecek yollarla ayrıştırırsa, Wilmersdorf camiinin temsil ettiği alternatif vizyonu yaniAvrupalı zihinlereİslam’ın, baskıcı, anti-entelektüel veya tehditkâr dernekler aracılığıyla gelmediğini hatırlamak gerekir. Bir zamanlar Woking ve Wilmersdorf’da geniş yelpazedeki dinleyicilerin katılımıyla yapılan konferansları hayal etmek; -bazılarına göre, Alman romancı Thomas Mann da bir kez katılmıştır.– karşılıklı anlayış ve kavrayış ile karakterize olan bir Avrupa-İslam ilişkisi öngörmemize yardım eder.

… (son paragraf için orijinal metne bakınız)

Marya Hannun ve SophieSpaan

(NOT: Makale Foreign Policy Dergisinde 2016’da “When Europe Loved Islam” başlığıyla yayınlanmıştır. Tüm metne ulaşmak için ilgili siteyi ziyaret edebilirsiniz.) (Makalenin burada paylaşılması bütün fikirlerinin kabul edildiği anlamına gelmemelidir. Ancak önemli ve her yerde yazılmayan bazı tarihi noktalara işaret ettiği için Türkçe okuyuculara sunulmuştur. )

Okuma Önerisi (Türkçeye çevrildi.)

41pkbxgiB0L._SX331_BO1,204,203,200_

Reklamlar