İki kadim dostum kitap ve yol, ikisini yanıma alarak yüzlerce seyahat…  Bazen günler süren bazen aylar süren yolculuklar.  Ötelere, ötelerin ötelerine eskilerin garp diyarı veya Frenk diyarı diye tasvir ettikleri bu ötelere gitme fikri zihnimde uyandığında, heyecanlarım ve endişelerim bütün bedenimi sarmıştı. Her yolun her yolculuğun bir vuslatı getirmesi gibi, bir şeylerden de ayrılığı getirdiği muhakkak. Beni bekleyen mekânlar, insanlar ve zamanın niteliğine dair düşünceler içinde hazırlıklarımı tamamlıyordum. Uçağın kapısından girerken her insanın hissedebileceği ilk tecrübe korkuları ile koltuğuma oturuyorum. Ancak acemiliğimizi Allah’ın malumu ki gökyüzünü uçağımızı bekletmek için görevlendirmiş, geçen bir saat benim kendimi evde hissetmemi sağlamaya yetmese de ortama alışmama yeterli olmuştu. Bu uzun bekleyişin ardından yukarıdan gelen anonsla birlikte hareket etmeye başladık. Acayip bir korku ve sevinç yumağı içinde yükseliyordum. Yükseliş ve yüceliş arasındaki ilişkiye dair felsefi metaforlar üretmekle meşgul zihnimi durdurmaya çalışıyorum. Bulutların altındaki kıyamet sahnesi bulutların üstünde kutsal metinlerin tasvir ettiği cennetten bir mekan sahnesi gibi aksediyor gözlerimden gönlüme. Yıllar sonra o günleri hatırladığımda gökyüzünde ve denizde yolculuk yapmanın tarifsiz biçimde insanı derin bir tefekküre zorladığını anımsadım.

Bir şehir, soğuk kıtanın başkenti, tarifsiz heyecanlarla etrafa bakıyorum. Duygularım büyük bir şelaleden düşen damlacıklar gibi zihnimin tavanından aşağıya doğru hızla düşüyorlar düşüncelerim kabarıyor. Şehre ilk adım attığımda, fıtri keşif arzusu, bir anlamda da kendimi mekânda keşfetme arzusunu bütün hücrelerimde hissetmiştim.  Her bakışta, her dokunuşta keşf ve bunları tarihe, zamana ve mekâna büründüren kalemimle not defterim. Seyahatlerimin hatta hayatımın her anında yanımdan ayrılmayan, gözlerimin, gözlemimin kayıt elçileri kalem ve kâğıt olacaktı. Hayalimde öyle çok şehir var ki hepsini bilmek, görmek, yaşamak, koklamak ve dokunmak istiyorum. Meleklere belki Tanrıya has hasletler kabarıyor yüreğimde –ki Evliya Çelebi’deki evliyalıkta keşf makamıdır diye kendime hatırlatıyorum keşfin alem içre kendini keşfetmek olduğunu.

Okul arkadaşlarımla birlikte ilk keşf yolculuğum başlıyor. Bu güzel seyahate Belçika’nın en güzel şehri ile kanaatimce her sokağında her taşında tarihsel anıların gizli olan Bruge’den başlamak beni ziyadesiyle mutlu etmişti. Şehir adına ilk dikkatimi çeken şey insanların meskenlerinin çok ufak belki iki katlı yapılar olmasına karşın kiliseler ve katedrallerin alabildiğine büyük inşa edilmiş olmasıydı. Bir de çan kulelerini düşündüğümüzde aşağıdan eğilerek baktığımızda insanı korkutan bir yüceliği görmemek elde değil. Hıristiyanlığın özeti bu olsa gerek korkutarak inancı benimseten bir din… Bu bir kutsi yücelik mi yoksa Hıristiyan dogmatizminin ortaçağda oluşturduğu korku medeniyetinin mimari tanıkları mı diye sormadan edemedim. İhtişam merakı her dinsel düşünceye bir şeyler kaybettirir diye düşünürdüm. Bunu burada görmek anlamlıydı. Ve Batının saraylarının ilki ile karşı karşıyayım. Topkapı sarayındaki sadeliği düşündüğümde burada Bruge’de, Amsterdam’da, Marsilya’da veya bir başka Avrupa şehrindeki sarayda dış tezyinat insanı büyülüyor. Çiçek motifleri, İsa ve Meryem figürleri, havarilerin tasvirleri vb. kutsal temalı betimlemeler adeta ortaçağ Avrupa mimarisinin özüne işlemiş. Sokak aralarından geçerek bir katedralden içeri giriyoruz grup halinde. İlk dikkatimi çeken her mabette olduğu üzere derin sessizlik sanki insanlığın sesini yitirdiği yerler bu mabetler. Kapıdan girildiğinde hemen sağda bulunan çocuk bölümü dikkatimi çekiyor. İçeri giriyorum bir çocuk televizyonun karşısında oturuyor muhtemelen ailesi de dua için içeridedir. Televizyonda dini içerikli animasyon film seyrediliyor. Çocuğu birey kabul etmek bu olsa gerek diye düşünmeden edemedim.

Denizin üstündeki şehir, tarihin içinden akan kanallardan günümüze uzanan şirin ve minik şehir Bruge ile karlı bir kış günü başlıyorum Avrupa’yı keşfe. Pek çok romana konu olan, bazı Hollywood filmlerine de ev sahipliği yapmış olan, iç dünyamda bir kasaba imajı uyandıran bu görsel tarih müzesini Avrupa tablomun bir köşesine bırakarak bir sonraki durağa geçiyorum.

Batı toplumunun köklerine dair izleri mimari eserlerde, sokaklarda, müzelerde yollarda, sorgulayarak, deneyerek, okuyarak bulmaya çalışıyorum. Geçmişin koridorlarını ân’ın içinde bulmak zor iş. Avrupa’nın tarihini mimaride ve kitaplarda bulmak ve birleştirmek. Bir bakıma madde ve manayı bir araya getirmeye çalışıyorum. Avrupa’nın maddesi şehirler ve hazinesi kütüphaneler, kitaplar. Bir kütüphanedeyim yaklaşık altı katlı en alt kata iniyorum yazma eserler bölümüne ve ilk defa 15. Yy.a ait boyutları bir-bir buçuk metreyi bulan ansiklopedilerle karşılaşıyorum. Geçmişle gelecek arasındaki bu köprüler nasıl yazıldı kimler okudu bu kitapları diye düşünüyorum. Diğer yandan Endülüs’ün Cennetü’l Arifin kütüphanelerinden çalınan kitaplar olma ihtimali bir ok gibi saplanıyor yüreğime…Zenginliği çalıntı, medeniyeti çalıntı bir Medeniyet!

Ve insan, Doğu’dan farklı bir insan, Montpellier Comedie meydanında kahvemi yudumlarken arkamdaki kocaman taş yığını heykellerin manasını düşünerek etrafa bakınıyorum. İnsanı gözlemek ama gözle değil, ruhunu ruh ile kalbini kalp ile gözlemlemek veya hissetmek isteğiyle bakıyorum. İnsanı değerlerin adeta kurumaya yüz tutmuş ağaç yaprakları gibi teker teker döküldüğü bir toplum görüyorum. Çocuk sesi yerine köpek havlamasını yeğleyen bir nesil ortaya çıkmış. Tarih sadece taşlarda gizli insanlar tarihten yoksun yaşıyorlar. Kurallarının arasında yokluğa mahkûm bir insan yığını haline gelmiş kalabalıklar görüyorum Rousseu’nun evinde. Rousseu’nun hayalindeki toplum bu muydu diyerek geçiyorum Laik okullar sokağının dar yokuşundan şehir meydanına doğru. Ertesi sabah manastırda çan sesleri ile kahvaltıya uyanıyoruz. Polonyalı Katolik dostlar oruç ibadetini yerine getiriyorlar. Ancak kahvaltı yapıyorlar nasıl oluyor bu emre itaat. Ben de takılıyorum arkadaşlara dininizin kıymetini bilin diye. Rahibeler sabah ayini yapıyor manastırda. Muntazam kıyafetleri ile ayin başlıyor. Bir kadın muhtemelen diğerlerinden daha yaşlı görünümlü bir kadın rahibe önde ayini yönetiyor ve birlikte ilahiler söylüyorlar bir ses dolduruyor mabedi. Adeta Galata Mevlevihanesi gibi huzur dolu bir dünya kurmuşlar bu küçük Akdeniz şehrinde. Eşlik etmesem de onlara saygısızlık olmasın diye ayakta izliyorum onlarla birlikte. Huzur içinde dua ediyorum bütün insanlık âlemi için ancak içimdeki teolojik sorular ile duam yan yana…

Türkiye’den görünen dünya ve dünyadan görünen Türkiye manzarasını uzun uzun düşünüyorum bir Engizisyon zindanında gezerken.  Yukarıda gördüğüm ay-yıldızı, rehberin tesadüfen oraya koyulmuş olarak yorumlaması güldürüyor beni. Tesadüfen bir ay-yıldız hem de ortaçağın karanlık dönemlerinde bir kilisenin camlarına neden işlemeli olarak rengârenk yapılsın. Daha sonra farklı kaynaklardan mimarının bir Osmanlı mimarı olduğunu öğreniyorum. Dünya’dan görünen Türkiye bu diyorum. Her köşede bir izi olan bir uygarlığın özü. Türkiye’den dünyayı görmek için çok daha fazla bir ufuk turu gerekiyor.

Trenimin saati yaklaşıyor bir sonraki durak Marsilya, Antalya gibi bir Akdeniz şehri sıcak mı sıcak ama bir o kadar rüzgârlı bir sahil kenti. Marsilya’da notlarıma bakıyorum, rotamı kontrol ediyorum. Sanki bir aziz mabedinde tecelli arayan meczup olmaya karar kıldım. Saint. Victor Manastır Kilisesinin beş metreyi bulduğunu tahmin ettiğim kapısını aralıyorum. İçeriden zahidane ilahi sesler geliyor. Hıristiyan manastır geleneğinin en hikmetli ve gelenekçi örneklerinden birisi Saint. Victor. Kadın ve Erkek manastırlarının ayrı ayrı olduğunu öğrenince herhalde bizimkileri örnek almışlar deyip tebessümle seyrediyorum mekânın ruhaniyetini. Yolumuz uzun vaktimiz dar mekânın tadını tam alamadan adeta yemeği yarım bırakarak Notre Dome Katedralinin yolunu tutuyoruz. Ama ulaşmak ne mümkün kentin zirvesine yapılmış sanki bu insanlık abidesi yapı. Marsilya sokaklarını küçük adımlarla aşıyoruz. Nihayet kapıya yüzlerce merdiven çıkarak ulaşıyoruz. Deniz manzarası niçin bu mabedin buraya yapıldığını izah etmeye yetiyor. Karşıdan Barbaros Hayrettin’i görüyor gibiyim. Kanuni için kraliçeyi kaçırmaya geliyor yelkenlisiyle. Muazzam bir deniz masmavi ve rüzgârın oluşturduğu dalgalardaki beyazlıklar portrenin en can alıcı noktalarını oluşturuyor. Karşıdaki ufaklı büyüklü adalara bakarak içimdeki fetih ruhunu canlandırmanın manasızlığını bir kenara bırakarak mabedin kapısına yöneliyorum. Mabedin kulesinde öyle bir Meryem-İsa heykeli koymuşlar ki nasıl oraya çıkarıldı akıl alır gibi değil. Çocuklar için ayrılmış bölümde diz çöken bir çocuk dikkatleri üzerinde toplamış sanki bir turist kafilesi onu seyrediyor. Birkaç dakika ben de bakakalıyorum. Azizlerin külleri ile çevrili duvarları ile iç mekânı iyi aydınlatılmış bu mabet diğer kiliselerden çok farklı görünüyor bir an. Yüzlerce insanın külleri belki ruhları bu mabette gizli nasıl bir gizem bu yaşayanların bilemediği bir gizem olsa gerek…

Yine yolculuk biletimi elime alıp beklemeye koyuluyorum. Hani hep anlatılan bir efsane vardır ya; Anadolu’da bir zamanlar var olan ormanlar o kadar geniş alanı kaplıyormuş ki bir kedi ağaçtan ağaca yere düşmeden baştanbaşa bütün memleketi gezebiliyormuş. Ne zaman burada trene binsem bu düşünce içinde bulurum kendimi. Fakat bu sefer biraz daha farklı duygular var içimde. Tren Amsterdam’a yaklaşırken bu ülkeler, bu raylar bu trenler nasıl yapıldı nasıl bu güne ulaştılar. Avrupa’da bu kadar demir rezervi var mıydı? Aklıma gelen ilk cevap içimi burkuyor. Sömürge medeniyeti Avrupa diyorum sessizce karşımdaki siyahi adamın yüzüne bakarak. Ancak onun gözlerindeki ötekilik bakışları karşısında Avrupalı bu medeniyet için onun atalarını boynunda zincirlerle adeta hayvan misali çalıştırarak kurdu bu medeniyeti. Fakat bu geçmişin ızdırabını hisseden bir tek insan görmüyorum etrafta.

Bu duygular yolculuğuma anlam katmıştı hatta Amsterdam garına geldiğimi bile fark etmemişim. Bir insan seli, her taraftan gelen ve yine farklı yerlere gitmek isteyen binlerce insanın beklediği salonların olduğu koca bir karmaşık bu gar. Sınırsız özgürlük şehri diye tasvir edilen bu şehri anlamak için gelmiştim. Aslında kilisede mayo defilesi yapacak kadar özgür bir yerde yaşamak istediğimden emin değilim. Kent meydanında bir kilisenin kapısından içeri giriyoruz. İlk başta ne olduğunu pek anlayamasak ta görevli bize özel bir defile olduğunu ifade edince biz de geri dönüyoruz. Aklım almıyor hala bu yapılanı aynı şekilde kiliseleri Müslümanlar cami için kiralıyorlar. Bir mabet düşünün ki başka bir dine mabet oluyor bunu anlarım ama bir mabet eğer kapitalizme mabet olmuşsa o mekânın ruhu ölmüş demektir. Sadece fotoğraf çeken ve çektiren insanlar da kapitalist düzenin insanlarıdır. Bu sefer plansız geziyorum. Yoluma ilk çıkan Çin Mahallesi tek yön dar bir sokaktayım. Yolun her iki tarafında da restoranlar ve alış veriş yapan insanlarla dolu. Kaldırımlarda yürümek dahi hayli zor. Yine görkemli bir yapı ile karşılaşıyorum ancak bu kez biraz şaşırmış haldeyim çünkü karşımda gördüğüm şey bir Budist mabedi. Batı’nın merkezinde Doğu hem de Uzak Doğu. Bu mabedi ziyarete daha sonra iki defa daha geleceğim ancak bir kez içeri girebileceğimi henüz bilmeden içeri giriyorum. Tütsüler eşliğinde hafif bir müzik evet evet ruhun gıdası olarak tanımlanan müzik. Mabet ve müzik hep zihnimi kurcalamıştır. Her din ve medeniyetin mabedinde müzik vardır acaba neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulmuş diye düşünmüyorum bile hepsinde var ise bir hikmete matuftur diyorum.

Özgürlükler şehri demiştim gerçekten de öyle. Not alıyorum üç kelime muhafazakâr, isyankâr ve gardiyan. Aynı meydanda birkaç dakika aralıklarla müstehcen yayınlara dur diyen bir grup organizasyonda Türkçe yazıların da bulunması dikkatimi çekiyor. Hemen ardından biz çıplaklığı özgürlük olarak görüyoruz diyen ve bunu bir hak olarak gören bir başka grup, bir diğer sokaktan ellerinde bir tabut maketi ile gelen gardiyanlar haklarının artırılması için yürüyorlar. Bütün bunlar yaklaşık bir iki saat içerisinde Amsterdam kraliyet meydanında gerçekleşiyor. Arkama döndüğümde billboard’larda Türk ünlülerin yer aldığı reklamlar beni yine ülkeme götürüyor tabiî ki. Yahudi Anna Frank evinin kapısını çalıyorum. II. Dünya savaşının canlı tanıklarından birisi ve zulmün şahitliğini yapan bir çocuk adına güzel bir ev yapılmış. Çeşitli organizasyonlar düzenliyorlar farklı etkinliklere ev sahipliği yapıyorlar kısacası Avrupa zihin dünyasından kendilerinin ve yaşadıklarının silinmesine izin vermiyorlar. Bu şehirdeki seyrim Yahudi müzesinin karşısındaki kocaman bina ile Musa Mabedi ile son buluyor. Muazzam büyük bir mabet ve kocaman harflerle MOSES TEMPLE yazılmış duvarın yüksekçe bir yerine. Avrupa’yı anlatıyor bu yazı diyorum kendi kendime. Alabildiğine ihtişamlı ama özünü kaybetmiş çünkü sadece mimari olarak ayakta duran bir taş yığını olmaktan öteye bir anlamı yok bu mabedin şimdi.

Son durağa yaklaşıyorum artık. Berlin, beni çok fazla heyecanlandıran nadir şehirlerden birisi. Sırt çantamın kenarından rehberimi ve şehir haritasını hemen çıkarıyorum ve yola koyuluyorum. Önce yemek tabiî ki suşi restoranı aramaya koyuluyorum. Şaka yapıyorum görünüşü çok güzel ama tadabileceğimi bile düşünmüyorum. Şehir rehberimde işaretlediğim o kadar çok yer vardı ki hangisinden başlamam gerektiğine karar verememiştim. Zaten bir yerden başlasam bile kısa sürede hepsini ziyaret edebileceğime ihtimal yok. Bende içlerinden kendimce bir seçim yapıyorum. Kanalda bir şehir turu ile başlayıp akşam yemeği eşliğinde şehrin ışıklarını seyrederek başlamanın güzel olacağını düşünüyorum. Yavaş yavaş ve sessizce sanki bu koca şehirde hiç insan yaşamıyormuş gibi yol alıyoruz. Bu arada rehberin duvarlardaki silah izlerini göstererek, ikinci dünya savaşında bu duvarlar defalarca bombalandı dediğini işitiyorum.

Daha sonra Berlin duvarının yıkıldığı yerden geçerken ikinci dünya savaşını ve yıkılan duvarı aynı milleti ikiye ayıran bir taş yığınının ortada kalan son hatırasının yanında bir daha düşünüyorum. Ölen milyonlarca insan adına Yahudi müzesinin en üst katında yapılmış olan anıt “yüz” mezarının üzerinde yürürken insanın vahşileştiğinde en vahşet saçan varlık olabileceğini düşünüyorum. Ertesi sabah erkenden daha gün ağarmadan kalkıyorum çantam fotoğraf makinem rehberim ve haritam elimde çıkıyorum yola ilk durağım Kreusberg denilen Türk semti olduğunu söyleyebileceğim kendi haline terk edilmişlik izlenimi uyandıran bir semt oldu burası benim için. Sokaklarda her tarafa binaların kapı kenarlarına her türden duyuru afişleri asılmış bazıları yırtılmış ama kimisi ırkçı söylemler kimisi dini söylemler içeren afişler. İlerliyorum ve bir asma köprünün üzerinde insanı evinde hissettiren bir yazı “Kreusberg’in Merkezine Hoş Geldiniz” yazısı karşılıyor beni bütün Türkler adına. Burası Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir yer. Sokaktaki insanların büyük çoğunluğu Türkler veya göçmenlerden oluşuyor. Notlarımı alıyorum, etrafı gözlemlerken defterime şöyle yazıyorum “medeni olmak için Avrupa’da yaşamak yetmiyor o ruhu almak için de Avrupa’da yaşamak şart değil.”

Bu tabloyu bırakıp kendimi Berliner Dom Katedralinin önünde buluyorum. İnanılmaz bir kalabalık içinde kalıyorum bir anda, düzenli olarak içeri giren ve dışarı çıkan yüzlerce insan grubundan bahsediyorum. Bir katedrali gezmek için bile sıraya girerek içeri giriyorlar sanırım dört ayrı sıra halinde giriyor insanlar ve yine aynı şekilde dört sıra halinde çıkıyorlar. Aklıma Sultan Ahmet Camisine giren ve çıkan insanların oluşturdukları kargaşa manzarası geliyor. İbadet etmenin güzelliği ile medeniyetin ulviliğini birleştirmek gerektiğini düşünüyorum. Ama meselenin bir başka boyutu da bizim memlekette kuyruk ya bankada ya iş başvurusunda yahut da asker alma işlemleri sırasında olur. Bu büyük çelişkiyi düşünürken kendimi içeride buluyorum ödediğim ücrete değip değmeyeceğini hesap etmemiştim henüz. İçerideki muhteşem atmosferden habersiz hayalimdeki tasavvurları gözümde canlandırarak içeri doğru yürüyorum. Ancak mekân ile baş başa kaldığımda pek çok insan gibi ilk dudaklarımdan dökülen cümle “vay canına inanılmaz bir ihtişam ve güzellik” oluyor. Yavaş yavaş ilerliyorum katedralin içine doğru her detayı görmek ister gibi her objeye ayrı ayrı ve dakikalarca bakarak geçiyorum insanların arasından. Katolik Protestan ve Pentekostal kiliselerin mekânı olan bu mabedin bir diğer özelliğine mahzene indiğinizde rastlıyorsunuz. Mermer veya demirden yapılmış lahitler bazıları krallara bazıları şövalyelere ait bu mezarlar özenle korunuyor her kralın veya şövalyenin savaş teçhizatlarını da mezarının yanında sergiliyorlar. Mahzenden tekrar yukarı çıkıyorum katedralin çatısından şehri seyretmek için. Kubbenin etrafında yarım daire şeklinde dolaşarak şehri izlemek mümkün ancak dikkatimi çekiyor demir bariyerlerin üzerine isimler yazılmış bakıyorum Türkçe isimlerde var yüzlerce belki isimlerin büyük bölümü Türkçe karalamalar kalp şekilleri vs.den oluşuyor. Bir taraftan gülüyorum ama tarihi mirasa saygısızlığımızın burada da ortaya çıkmasına üzülerek tekrar merdivenlerden aşağı inerek çıkıyorum katedralin kapısından geri dönüp bir kare daha alıyorum bu mabetten.

Berlin’e yükseklerden bakarak veda ediyorum ve özlediğim topraklara doğru yükseliyorum. İnsanlığın yok olmayan mekânları mabetler seyahatim başka bir kıta başka bir yol ile devam eder diye diliyorum mabedin sahibinden…

“kendine mukayyet ol mütevekkil ve sakin ol.. Ufka bak ama realiteyi ihmal etmeden yaşa” diyordu kadim Hocam…

aaNot: Değerli okuyucu bu hatıralar bir talebenin Avrupa tecrübesinden kesitleri içermektedir.

Mehmet Kalkan

kalkan.mehmet@hotmail.com

İzinsiz alıntı yapılmamasını rica ediyorum

(2012)

 

Reklamlar