Suriye’de beş yıl önce başlayan ve büyüyerek devam eden iç savaş Batı toplumlarında bugüne kadar enerji ve jeo-politik çıkarlar bağlamında tartışılmışken ve ölen yüzlerce çocuğun ceset görüntüleri Batının ilgisini cezbetmeye yetmemişken bugün karşı karşıya bulunduğumuz olağanüstü ilgi açıklanmaya muhtaçtır.  Çünkü Mülteci krizi sadece Suriye ile de sınırlı bir olgu değildir. 2014 yılında 60 milyona ulaşan mültecilerin büyük kısmı Afganistan, Suriye, Güney Sudan, Ukrayna, Orta Afrika ve Irak vatandaşlarıdır. Bir kısmı henüz varlık-yokluk mücadelesi verirken bir kısmı sığındıkları güvenli ülkelerde (Türkiye ve Lübnan) özellikle Lübnan’daki kaplarda yaşamaya çalışan mülteciler (çalışarak az kazanmayı hayatı pahasına terk ederek çalışmadan biraz daha çok kazanarak) daha iyi yaşam standartları elde etmek umuduyla Avrupa’ya özellikle Almanya ve İsveç’e giriş yapmaya çalışıyorlar.

Akdeniz’de boğulan Aylan Kurdi’nin fotoğraflarının medyada yer almasıyla mülteci krizi yeni bir boyut kazandı. Yeni boyutun bir fotoğraftan daha büyük etkenlerin tetiklemesinin neticesi olduğu muhakkak. Örneğin Aylan’ın fotoğraflarının yayınlandığı günlerde medyada yer alan ancak gündeme getirilmesinden korkulduğu izlenimi veren Rus askerlerinin Suriye’de görüntülenmesi ve Rusya’nın Esad rejimine yardımlarına dair haberleri zikredebiliriz. Rusya’nın etkisi veya diğer siyasi ve jeopolitik faktörlerin önemini hafızamızda tutarak Batının kendi toplumlarını yaşanacaklara hazırlama girişimi biçiminde okunabilecek bir toplumsal mühendisliği başlattığı söylenebilir.

Yüzlerce insanın her şeyini geride bırakarak hayatı pahasına Akdeniz’i botlarla geçip Avrupa’ya ulaşma çabası defalarca hüsranla sonuçlandı ve insanlar Akdeniz’in derin sularında kaybolup gitti. Fakat Batılı sivil toplumun bugünkü kadar ciddi tepki vermediği açıktır.  “Aylan fotoğrafındaki mesaj”  yaklaşık beş yıldır her gün farklı vesilelerle dünyada yüzlerce kez tekrar ediliyordu. Mülteciler açısından Aylan’ın cansız bedeni sükût haliyle “dünya masum bir çocuğun yaşayamayacağı kadar vahşetle dolu, masumların yeri artık cennet…” diye haykırıyordu. İnsanlığın kafa yorması gereken şey Aylan’a reva görülen zulümden öte beşeriyetim kendi kaderidir. İslam telakkisinde Allah’ın zulme rıza gösteren toplumların akıbeti hakkındaki sünnetullah’ı gayet açıktır. Zulüm Rahman-ı Rahim’e ulaşınca helak kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda günahkâr ve günahsız ayrımı yapılmamaktadır. Bu zaviyeden Batılı sivil toplumun içinde bulunduğu durumu tahlil etmeye çalışmak,  mültecilerin gelecekte karşılaşacakları asimilasyon, inkültürasyona dair fikir verebilir. Sivil toplumdan kastımız Amnesty International veya Human Rights Watch gibi görevi manipülasyon, istihbarat ve istatistik olan kuruluşlar değil bizatihi Avrupa’nın sivil vatandaşlarıdır.

Bu makalenin kaleme alınmasına asıl sebep olan şey BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) yayınladığı bir metindeki “Avrupa’daki mültecilerin %92’si 10 tane büyük mülteci üreten (refugee-producing country) ülkeden gelmektedir.”[i] cümlesidir. Mülteci ürettiği farz edilen Afganistan, Somali, Güney Sudan, Suriye ve Irak gibi devletlerin nüfusunun büyük çoğunluğu Müslümandır. Batı’nın yenidünya düzeni hayali peşinde ürettiği Doğu-Batı küresel çatışmasının[ii] sinir uçlarında bulunan bu üçüncü dünya ülkeleri (kimseye zararı dokunmayan ülkeler) son yüzyılda yine Batılı iç veya dış müdahalelerle hayatın yaşanmaz hale geldiği, kaos ortamlarına dönüşmüştür. Dolayısıyla bu ülkeleri mülteci üreten ülkeler değil halkı yok olmakla göç etmek arasında bırakılan ülkeler şeklimde tanımlamak daha doğru bir tespit olacaktır. Orta Doğu’da 2014 sonu itibariyle en fazla mültecinin kabul edildiği ülkeler Türkiye, Lübnan ve Pakistan’dır. Zengin Arap devletlerinin neden birkaç yüz kişiden başka mülteci kabul etmeye yanaşmamaları başka bir yazının konusu olabilir.

Önceleri vahşice öldürülen insanların resimlerine ve ekranlardan çığlıklarına muhatap oldukları Müslüman mültecilerin tarihsel anlamıyla söylemek gerekirse Viyana kapılarına ulaşması ve kapıyı çalması Batı toplumların tarihte olduğu gibi yine tehdit algısı ve pragmatizm refleksiyle tepki vermesine sebep olmuştur. Mültecilerin yarıdan fazlasının çocuk ve gençlerden oluşması krizin, hem mültecilerin kimlik inşası açısından getireceği sonuçlar hem de yeni hayatlarına başladıkları yabancı ülkenin kimliğinde yaratacağı kırılmalar açısından önemli sonuçları Batılıları düşündürmektedir. Bu yazı, çok farklı boyutları olan mülteci krizini sadece Hıristiyan Batı’nın ilk algısı ve tepkisi bağlamında ele alma denemesidir.

  1. Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezi her ne kadar pek çok eleştiriye muhatap olsa da Batı’nın uygulamaya çalıştığına dair çok fazla veri bulabiliriz. Huntington şöyle diyordu:

“Medeniyetler arasındaki farklılıklar sadece hakikî değil esaslıdır. Medeniyetler birbirlerinden tarih, dil, kültür, gelenek ve en mühimi din yoluyla farklılaşırlar. Farklı medeniyetlerin insanları, hak ve sorumluluklar, hürriyet ve otorite, eşitlik ve hiyerarşinin izafi ehemmiyeti hakkında farklılaşan görüşlere kadar Tanrı ile insan, fertle grup, vatandaşla devlet, ebeveynle çocuklar ve karı koca arasındaki ilişkiler konusunda da farklı fikirlere sahiptirler.”[iii]

Diğer yandan dünyanın gittikçe daha küçük bir yer haline gelmesi insanlar arasındaki etkileşimi artırmaktadır. Etkileşimler medeniyet şuurunu ve medeniyetlerin kendi bünyelerindeki müştereklerinin yanı sıra medeniyetler arasındaki ayrılıkların fark edilmesini güçlendiriyor. Huntington’un aksine medeniyet etkileşimlerinin olumsuz sonuçlar doğurmasının zorunlu olmadığını düşünüyoruz. Dolayısıyla Batının tehdit temelinde biçimlendirdiği “öteki            medeniyet” algısının yanlış olduğunu göstermenin yolunun İslam medeniyetinin birleştirici unsurlarının daha fazla pratize edilmesinden geçtiği gerçeğini anlatmak gerekiyor. Batı medeniyetinin sürekli kendi ürettiği tehdit algısıyla düşünmesi örneğin Amerika’da adı Ahmet olan bir öğrencinin Fen bilimleri dersinde yaptığı elektronik saatin öğretmeni tarafından bomba gibi algılanması gerçeğiyle bizi karşı karşıya getirmektedir. Bu durum günümüz Batı dünyasının içine düştüğü psiko-patolojik ruh halinin dışa vurmasıdır.

Batı toplumunda benzer örneklere Mülteci krizi konusunda da rastlamak bizi şaşırtmamaktadır.  Erfurt’a mültecilerin kabulünden önce şehir idare amirleri halkın bu konuya hazırlıklı olmaları için bir toplantı düzenleyerek insanları bilgilendirmeyi amaçlamaktadır.

Toplantıda yaşlı bir kadın söz alarak mültecilerin kabulünün ardından…

Sonra bir cami mi inşa edeceksiniz?

Sabahın beşinde kalkıp ibadet mi yapacaklar?

Bir öğretmen

“çocuklarımızı nasıl koruyacağız?

Başka bir genç

bu durdurulmalı” diyor.[iv]

Şimdi Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in üniversite okuduğu, domuz soslarıyla meşhur, Erfurt şehrinde yılbaşına kadar mülteci sayısının dört bin olması bekleniyor.

Bir başka örnek Hz. Peygamber’e hakaret karikatürleri yayınlayan Fransız Charlie Hebdo dergisinin son sayısında yayınlanan karikatürler üzerinde Aylan Kurdi’yi kastederek zımnen İncil’den bir pasaja gönderme yaparak “Hıristiyanlar su üzerinde yürüyebiliyor, Müslüman çocuklar bilmiyor” alaycı bir tasvirle olayı okuyucularına duyurmaktadır.

Batılı zihinlerdeki İslam karşıtı tarihsel sürekliliğin devam ettiğinin anlaşılması adına yakın tarihten bir örnekte zihnimizi aydınlatıcı olabilir. Fransa’ya yönelen Müslüman Kuzey Afrikalı göçü; Fransızlar arasında husumet doğurmakla kalmamış, aynı zamanda “iyi” Avrupalı gözüyle bakılan Katolik Polonyalı göçünü kabul etme temayülünü de arttırmıştır. Bugün Doğu-Batı Almanya birleşiminden daha büyük belki II. Dünya savaşından sonraki en büyük göç hadisesiyle karşı karşıya olan Almanya ve diğer Avrupa devletleri krizi fırsata çevirme planlarıyla meseleyi değerlendirmektedir. Avrupa’da Suriyeli mültecilerin, komünizm sonrasında yaşanan dönüşümden daha büyük ve etkili bir dönüşüme neden olacağı yorumları yapılmaktadır. Ayrıca bu göçün kolonyal Avrupa hafızasında çok kötü bir geçmişe sahip olan köle ticaretinin yeni bir versiyonu olma ihtimalini de hatırda tutmamız gerekmektedir.

Mülteci krizi olgusunun basında yer almasının ardından #kiyiyavuraninsanlik #humanitywashedashore vb. başlıklarla sosyal medyada seslendirilen vicdan ve insanlık kavramlarının da Batı için sanal olma ihtimalini güçlendiren örnekler artmaya başlamaktadır. Tren istasyonlarındaki mülteci “karşılama gösterileri” istisna edilirse Batılıların amacının, Hıristiyan Avrupa kimliğinin bozulması ve yeniden yapılandırılması sorununa çözüm aramak yanında mültecilerin Avrupa ülkelerine maliyetini faydalarıyla kıyaslanmak olduğu görülecektir. En basit ifadeyle mülteci krizi, çağdaş endişeli ve çıkarcı Batı insanları için daha fazla potansiyel suç, daha yüksek vergi ve daha fazla Müslüman anlamına gelmektedir.

Kendi geleceklerini açısından meseleye yaklaşan Avrupa’nın önemli ülkeleri, mültecileri insan gücü anlamında bir “fırsat” olarak değerlendirmektedir. Bu durum 2020-30’lu yıllarda Batı için yaklaşan sonu erteleme girişimi olarak ta okunabilir. Dolayısıyla mülteci krizinde Batı’nın samimiyeti ve vicdanı sorgulanmalı, sanal bilgiden bağımsız olarak tartışılmalı ve Batı’ya ayna tutulmalıdır.

Mesele Erfurt’ta meşhur domuz sosu yanında Müslümanlar için tavuk ve hindi yapılacak ızgaralar ve helal soslar hazırlanmaktan daha büyüktür. Mülteci krizi, çoğulcu-medeni bir toplum inşası için Hıristiyan Batının kendini “ötekilerle” özellikle Müslümanlarla bir arada yaşayacak kıvama getiremediği gerçeğinin varlığını bir kez daha duyurmasıdır. Asimile olmakla yüz yüze oldukları gerçeği görmezlikten gelinirken, entegre olması gerekenlerin gelen mülteciler olduğu tartışmalarına odaklanmak, içinden çıkamadığı kibir kuyusunda Batılı insanı kendi problemlerini göremez bir hale getirmiştir. Mültecilerin Avrupa ülkelerinde yaşamak bir yana henüz girişlerinde ruhsal ve farklı nedenlerle isimlerini Osman yerine Assmann olarak değiştirme girişimleri sonraki süreçte endişeli olması gerekenlerin mülteciler olduğu gerçeğini akıllara getirmektedir. Bu bir isim değişikliğinden öte bir medeniyet değişikliği anlamına gelmektedir.

Her ne kadar siyasi-sosyal perspektifin birbirinden çokta bağımsız hareket edeceğini ve fikir beyan edeceğini söylemek güç olsa da uluslararası hukuk ve siyasetin bağlayıcılığı siyasilerin görüşlerinin oluşmasında bir derece etkili olmaktadır. Dolayısıyla sorulması gereken şudur: Avrupa toplumunun mülteciler hakkındaki tasavvur ve davranışlarının arka planında saf bir vicdani hissiyat mı bulunuyor? Ya da Avrupa toplumlarını “mülteciler hoş geldiniz” (welcome refugees) pankartlarıyla tren istasyonlarına götüren şey nedir? Bu şey her ne ise beş yıl boyunca ölen yüzbinlerce insanın ölümünü görmemiş olmalıydı.

Dünya kamuoyuna yansıyan çeşitli Batılı siyasi aktörler ve STK temsilcilerinin Müslüman-Hristiyan mülteci ayrımı yapan yaklaşımları, çatışmacı medeniyet tasavvuru, tehdit algısı ve tarihsel kökleri yüzyıllar öncesine dayanan bir takım din temelli tepkilerin varlığını hala koruduğunu hatırlatmaktadır.

—  Örneğin Amerikalı Evangelist Franklin Graham mültecileri bir güvenlik tehdidi olarak gördüğünü açıklamıştı.[v] Katolik Hıristiyanlığın dini lideri Papa Fransis yaptığı bir demeçte “Avrupa’daki her kilisenin, her dini cemaatin, her manastırın, her mabedin bir aile alması gerekir.” demiştir.[vi] Papanın konuşmasında beklendiği üzere İncil’deki Luka 10:25-27 pasajında yer alan meşhur iyi Samiriyeli hikayesi yerine İsa’nın dilsiz ve sağır bir adama şifa verdiği kıssaya atıf yaparak Tanrı’nın sözünü idrak edemeyenlerin mülteciler olduğunu ima etmesi aslında kilisenin mültecileri misafir etme çağrısının ardındaki misyonu açıklamaktadır. Müslümanlar Samiriyeli kıssasındaki kurbanlar ve İsa’nın şifa verdiği sağır ve dilsizler biçiminde gören bir dini perspektifin samimi olmasını düşünmek en azından saflık olarak değerlendirilebilir. Papanın söylemlerine rağmen Katolik Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Osmanlı imparatorluğunun geçmişteki mirasına kızgınlığından ülkesinin Müslüman mülteci kabul etmeyeceğini beyan etmiştir.[vii] Slovakya Devlet başkanının “sadece Hıristiyan mültecileri kabul edeceğini açıklaması”[viii]nın Slovakya halkı için bir anlamı varsa da dünya için daha büyük bir anlamı vardır.

Hollanda Yahudi Cemaatinin yayın organında bir Yahudi yazar Esther Voet mültecilerin sindirilmesiyle karşılaşılacak sosyo-ekonomik etkilere dikkat çekerek mültecilerin Yahudiler, kadınlar ve Homoseksüellerin haklarına yeterince saygısı olmayan, Batı normlarından nefret eden, beyni yıkanmış bir kültürden gelen kişiler olduğunu iddia etmektedir. Hollanda’da bir diğer Yahudi cemaatinin de durumdan endişeli olduğunu ve Avrupa’da antisemitik şiddeti artıracağında ısrar etmektedir.

Avrustralya Başbakanı Tony Abbott’un katledilen azınlıklar (persecuted minorities)[ix] tabiri de mülteci krizinde farklı bir tartışmayı başlatmıştır. Müslüman karşıtlığının bir ifadesi olarak okunan bu söz hem Avustralya’da hem de dünyada kıyıya vuran insanlığın hala din ayrımı yapmaya çalıştığının açık bir göstergesidir. Abbott’yu destekleyen Malcolm Turnbull ve Eric Abetz Suriye’de yardımı en çok hak eden grupların Hıristiyan azınlıklar olduğunu ileri sürmüştür.[x] Muhalefet kanadından Bill Shorten ise “eğer çocuklar boğularak kıyıya vuruyorsa orada dinden bahsetmek anlamsızdır.” şeklide cevap vermektedir.[xi] Macaristan başbakanının “daha fazla Müslüman mülteci istemediğini” açıklaması

Küresel medya organlarının bugüne kadar Türkiye ve Lübnan gibi 4 milyon mülteciye kapılarını açmasını istatistik[xii] bağlamında haberleştirmesi bir tarafa Batı’nın belki birkaç yüz bin mülteciye kapılarını açmasını büyük bir insanlık hamlesi olarak duyurması ikiyüzlülük olarak değerlendirilebilir. Makedonya sınırında mültecilere biber gazıyla müdahale edilmesi, demir kafeslere koyulmaları gerçeği önümüzde dururken, çağdaş medeniyet iddiasındaki Batı’nın tren garında alkışlarla karşılama yapmasının hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır. 13 yaşındaki Kinan Masamaleh’in Macaristan sınırında “biz Avrupa’da kalmak istemiyoruz, savaşı bitirin geri dönelim.” sözünün bile Avrupalı idarecileri utandırdığını düşünmüyorum. Beş yıl boyunca yaptıkları desteğin BM iyi niyet elçisi ünvanlı bir Aktris olan Angelina Jolie’nin Türkiye mülteci kamplarını gezmesinden ve bu geziden övgüyle bahsetmesinden ibaret olan Batı’dan bugün ciddi bir insanlık beklemek çok masum bir hayalden ibaret olacaktır. Aradan beş yıl geçtikten sonra Papa’nın dahi “sığınmacıları ağırlayın”[xiii] şeklindeki beyanı samimi görünmüyor. Buna Hıristiyan misyon kuruluşlarının çeşitli ülkelerde “yardım” maskesiyle din propagandası yapmalarını da eklemek gerekiyor.

  1. yüzyılda Batı dünyasının iklim değişikliği, küresel ısınma, hayvan hakları, gay-lezbiyen hakları gibi konularda ulusal ve uluslararası kurum-kuruluşlar bağlamında aldıkları kararlar, yaptıkları kampanyalar ve verdikleri desteğin yanında Suriye konusundaki çabalarının çıkar-odaklı olduğunu düşündürecek çok fazla veri bulunmaktadır. Küresel sistemdeki tıkanmaları kendileri lehine açmak amacıyla muhtemelen bir “sevr sendromu” içinde olan Batılı otoritelerin siyasi tutumundan öte meselenin “duyarsız insanlık” olarak tanımlanabilecek bir boyutunun olduğu aşikârdır. Dünya çapında gay-lezbiyen hakları için gösteriler, protestolar yapan, otistik çocuklar için kafasından aşağı soğuk su dökerek eylem yaptığını zanneden seküler fertlerin, Müslüman mültecilerin sorunları söz konusu olduğunda kafalarını kuma gömmeleri bir siyasi perspektiften öte vicdanını yitirmiş bir küresel “tek dişi kalmış canavar” medeniyet! olarak sosyologlar tarafından yeniden yorumlanmalıdır. Sonuçta oluşan tablo insanlık dışı uygulamalardan kaçan insanların ironik biçimde insanlığın öldüğü insanlara sığınmasıdır.

Mültecilerin canlarını verdiği Akdeniz’de yüzmekten vazgeçen veya yüksek katlı cruise seyahatlerinden vazgeçen var mı? Kaderin garip bir tecellisiydi mültecilerin tatil beldelerindeki deniz kıyısından karaya ulaşmaları!

Mehmet Kalkan (Araş. Gör.)

mehmet.kalkan@bozok.edu.tr

kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaması rica olunur.

Reklamlar